Film Analizleri‎ > ‎

The Tree of Life (Hayat Ağacı)

The Tree of Life (Hayat Ağacı) Yorumu/Eleştirisi/Analizi 

The Tree of Life, Terrence Malick, 2011


Bu yazı nasıl başlayacağımı bilemediğim yazılardan. Tahlilimin ne analiz içinde boğulmasını istiyorum ne de yüzeyel kalmasına razı olabilirim; ama bu kez olabildiğince anlaşılır olmaya çalışacağım.


Öncelikle söylemek gerekirse Hayat Ağacı oldukça özgün anlatıma sahip bir film. Bu özgün anlatım tarzının kullanılması suretiyle izleyicide hitap edilmeye çalışılan unsurları tanımlayabilmek için çocukluğu anımsatmak istiyorum: Bütün duyguların en coşkulu yaşanabildiği dönemleri. Olayların somut mânâlarının değil duygusal içeriklerinin zihnimize ve ruhumuza kazındığı dönemleri. Bu filmin yaptığı şey, bizi somut bir olay ağına almaksızın duygularımıza hitap etmek. O’Brien ailesinin yaşadıklarını somut olarak tam anlamda öğrenmiyoruz. “Birşeyler” olduğunda bunu anlamak için çaba gösteriyoruz. Film bu konuda bize ip uçları vererek ve görselliği bu amaçla kullanarak yardımcı oluyor. Ne var ki somut olayları tam anlamıyla öğrenemesek de karakterlerin duygularını çok iyi bir şekilde öğrenebiliyoruz. Filmin en önemli başarısı da zaten bu. Bu sayede karakterlerin duygularıyla aramıza herhangi bir olay örgüsü girmiyor ve filmin kahramanlarıyla izleyici olarak kendimizi özdeşleştirmemiz işten bile olmuyor. Zaten tam da bu sebeple ellilerde Teksas’ta yaşamış bir ailenin hikayesinde, dünyanın en farklı noktasındaki bir kişi bile kendi hikayesini görebiliyor.


Filmde pek çok sembol, temel bazı şeyleri temsil etmek için kullanılıyor. Bunlar hikayenin heryerinde karşımıza çıkan ve gayet amaçlı bir şekilde kullanılan görsel semboller. Herhangi bir tahlile girmeden olayın abecesi anlamına gelen bu sembollerden bahsetmem gerekli, ancak bunlara başlamadan önce bu filmin temel duruşunu anmak şart: Bu filmi, kulak verdiğim yegane eleştirmenlerden olan Roger Ebert “bir dua” olarak tanımlıyor. Ne anlama geldiğini düşünürseniz düşünün, ancak bu film tam anlamıyla semavî dinlerin temel özelliklerini içinde barındıran ve tahlilimde de göreceğiniz gibi pekçok dini referansa göre semboller kullanan ve bunların içini de gayet kitabî ve ama aynı zamanda tasavvufî şekilde dolduran bir film. Ne var ki film, bunları yaparken insanî ilişkilerin o kadar temelinde bir duruş sergiliyor ki dinî anlamda bir sembol anlamı güdüldüğü net olsa da izleyenler için bu bir izleme motivasyonu olma seviyesine hiç gelmiyor. Ben de bu yüzden ilginç ve açıklayıcı bulduğum dinî referansları ilgili yerlerde paylaşacağım ama bunları sadece ilgilenenlere sunmak için, farklı bir font rengi (kırmızı) kullanacağım. Yani renkli bölümler (dinî referanslar) okunmadan da bu tahlil yazısı anlaşılabilir, dinî referanslar konusunda ilgili olanlar ise bu renkli bölümleri de okumalarına katabilir.


Hayat Ağacı, temel olarak kişinin benliğinden sıyrılarak diğer insanlarla sevgi dolu bir şekilde ve ilahî bir amaca sahip olmanın verdiği dinginlikle yaşamını sürdürmesi gerektiği üzerine yoğunlaşıyor. “Ne olursa olsun” insanın sevgi duymasının ve bu ruhla, kendisine sunulan hayatı, kendisine büyük acılar getirmiş olsa bile bir lütuf olarak görmesinin aslında olaylara geniş bir pencereden bakmanın gerekliliği olduğu ortaya konulmaya çalışılıyor.


Malick de filmin temel duruşunu net şekilde göstermek istemiş olmalı ki film, Hz. Eyüp’ün İncil’de detaylıca geçen kıssasından bir ayetle başlıyor, takibinde ise annenin “rahibeler bize hayatta iki yol olduğunu öğretti” ifadeleri kullanılıyor.




SEMBOLLER

Işık huzmesi/Lamba: Filmin ilk görsel elementi (aynı zamanda son görsel elementi) danseden bir ışık huzmesi gibi bir görüntü. Orijinal bir görüntü. Bu görüntünün teknik geçmişine girmek anlamsız olsa da bunun Thomas Wilfred isimli bir müzisyen tarafından 20. yüzyılda lumia adıyla ortaya çıkarılan bir görüntü olduğunu söyleyebilirim. Filmin daha ikinci dakikasının içerisinde bu görüntü eşliğinde Jack, Allah’a konuşmakta, “Kardeşim. Annem. Beni senin ‘kapı’na getiren onlardı” demektedir.Özetle, bu görüntü ile ilahi varlığın temeli, yani yaratıcı temsil ediliyor. Filmin başı ve sonu dışında, 20. dakikasında başlayan yaratılış segmentinin en başında da bu imaj; arka planda, oğlunun ölümü sebebiyle Allah’a “sen neredeydin” şeklinde soru soran annenin bu sorusu sırasında ekranda ortaya çıkıyor. Lumia’nın özgün ve soyut görünümü, şüphesiz ki bu sembolün temsili için uygunluğunu da göstermektedir.



Filmin çeşitli yerlerinde bazı lamba görüntüleri de Tanrı’nın anıldığı anlarda karşımıza çıkıyor. İlki 50:20’de aile sofraya oturduğunda şükür duası edilirken kamera evin dışındaki lambaya doğru yaklaşarak bir çekim yapar.


İkincisinde ise, 1:37:06’da, Jack’in çocukluk hali, pişman olduğu bazı aksiyonlarından sonra “Ben ne yaptım, ne başlattım” derken, kamera bu kez sokak lambasından uzaklaşarak bir çekim yapar ve böylece bize olayın ruhsal boyutunu vermeye çalışır.




Filmde başka sahnelerde de bazı lamba figürleri bu anlamda özellikle kullanılmıştır. İki tane örneğin daha görüntüsünü paylaşıyorum ve film içindeki her detayın temsilini bu kadar ayrıntıyla anmanın çok da anlamlı olmadığını da belirterek bundan sonraki yazımda konuya etkisi olan noktalar üzerinde durmaya çalışacağımı da belirtmek istiyorum.




Sembollerle ilgili tahlillerimin kanıtı olarak Jack’in (Sean Penn), 11:30’da başlayan Allah’a yakarışı ve eşliğinde gösterilen görüntüler gayet açıklayıcıdır. Jack “Bana nasıl geldin?, Hangi biçimde? Ne şekilde/kılıkta?” dediği sırada bazı görüntüler gösterilir:


- “Bana nasıl geldin?” dediği sırada bazı ışık huzmeleri görürüz. 

- “Hangi biçimde?” sorusunu takiben dışarıya doğru açılmış bir ahşap kapı imajı (1) ve takibinde de çölün ortasında bir kapı imajı (2) görürüz.

- Sonrasında ise “Ne şekilde/ne kılıkta?” sözü üzerine gökyüzünde uçan kuşları (3) ve sonrasında da beyaz bir zeminin olduğu bir mekanda ilerideki dağın üstünde parlayan güneş imajını (4) görürüz. 


Bu dört görüntü de filmin akışında ilerde yeniden kullanılmaktadır. Dikkat edilmesi gereken bir unsur da dört imajda da güneşin oynadığı roldür. Görüntülerin yeniden kullanımları ise hikaye anlatımı açısından büyük önem arzetmektedir ve bu yüzden bu tekrar sahnelerinin analizini de burada yapmak istiyorum:



Çölün ortasındaki kapı:

Öncelikle filmin Eyüp’ün kıssasına bir atıfla başladıktan sonra lumia ışık huzmesi eşliğinde sunduğu Jack’in ifadelerini hatırlamak önemli: “Kardeşim. Annem. Beni senin kapına getiren onlardı.” Filmin ilk sesli elementinin bu cümleler olduğunu dikkate alırsak, bunun aynen Eyüp’ün kıssası gibi filmin hikaye anlatımının ana aksında önemli bir anlamı olduğunu idrak edebiliriz. Zira anne ve kardeşinin, Jack’in “kapıyı bulma”sında nasıl roller oynadıkları hem temsilî hem somut olarak filmde defalarca anılacak. Filmin ilerleyen bölümlerinde Jack’in yetişkin halinin söz konusu edildiği kısımlardaki ana olayın, Jack’in “kapıyı arama” macerası olduğunu da söyleyebiliriz. Tabi ki kapı (çölün ortasında resmedilen) bir alegori ve temsil ettiği şey en başta dediğim gibi “kendi benliğinden sıyrılmak ve başkalarına/daha büyük bir uluya kendini adamak” anlamındaki anlayışı sağlayan bir bakış açısı. Net ifade etmek gerekirse çölün ortasındaki bu kapı, içinden geçildiğinde “ilahî inanç” algısına ‘yeniden’ girildiğini gösteren bir sembol. ‘Yeniden’ diyorum, zira filmde insanın Allah algısına varmak üzere donanımlı olarak yani yaratılışı algılayacak fıtratta yeryüzüne gönderildiği net bir şekilde belirtilmekte. Filmde buna işaret eden noktalara da Jack’in kapı arama macerası olarak belirttiğim duruma da ayrıca değineceğim. Şu anda sadece bu kapı imajlarının filmde yeniden kullanımlarının anlamını göstermeye çalışıyorum.



Filmde yetişkin Jack’in hayatının gösterildiği bölümlerde kendisi hep bir arayış içindedir ve bu yetişkin Jack karakteri, yolunu kaybetmiş bedbaht bir kişinin portresi halinde bize sunulmaktadır. Yapay bir atmosferdeki “modern” iş ortamı, bir nevi hapishane gibidir ve bu durum onun ruhunda bedbahtlığın sebebi olarak sunulmaktadır. Bunu bu kadar cüretkar bir şekilde belirtmemin bir sebebi de yapımcı tarafından bir ara internete koyulan fakat sonradan kaldırılan, filmin 2007 tarihli senaryo taslağında şu ifadelerin geçiyor olması: “Jack’in etrafındaki binalar aynen vahşi bir ormandaki ağaçlar gibidir. Yanlış bir doğa, ölümlü bir âlem. Kör bir dünya, tepesi kapatılmış, üstündeki şeylere kapalı bir dünya. Sınırların ötesini gözardı eden ve ‘ben varım ve başka hiçbir şey yok’ diyen bir dünya. Sevgisiz bir dünya” 


Uzun binalar arasında tek kalmış ağaç görüntüsü de bu anlamda çok değerlidir. Zira birazdan da açıklayacağım gibi ağaçlar ve hayvanlar tüm film boyunca Allah’ın inayetine ait unsurlar olarak gösterilmekte ve bu rolleriyle filmde görsel olarak devamlı önümüze sunulmaktadırlar. Sonuç olarak Jack’in arayıştaki bedbaht durumunu yansıtan bazı ifadeleri:

  • “Duvara çarpıyor gibi hissediyorum” (14:50)
  • “Yıllar sonra aynı bataklığa tekrar düştüğümü görüyorum” (15:20)
  • “Seni nasıl kaybettim ben? Yolumu şaşırdım. Unuttum seni.” (16:23-16:38)
Bu ifadelerinden sonra bir dalga görüntüsünün gelmesi de zaten birazdan anacağım gibi yine ilahî varlığın ve yaratılışın sembolü olarak kullanılan “su” temasına uygun bir imajdır. Sonrasında Jack’i çöl gibi yerde başıboş ve anlamsızca salınırken görürüz. Amaçsızca bir oraya bir oraya gitmektedir. İşte cümlelere de döktüğü ruhsal durumunun görsel temsili filmde böyle sunulmuştur. O hayat gayesini kaybetmiş bir ruhtur. Burada en önemli sahnelerden biri de bulutlu gökyüzü tasviridir. Yerden göğe doğru yerleştirilmiş bir rampayı takip eden kamera gökyüzünü gösterir ve güneşin bulutlar arkasında olduğunu görürüz. Halbuki filmin sonunda bu kamera aynı hareketi tekrarlandığında önemli bir fark görürüz: Güneş apaçık ortadadır. Zira güneş, belirteceğim üzere Allah’ın filmde en çok kullanılan sembolüdür ve filmin sonunda Jack artık “Kapı”dan geçmiş olduğundan, temsilin bu şekilde açık gökyüzü ve gözümüzü alan güneş ile yapılması da bu nedenle anlamlıdır. 



Sonrasında ise yeniden o yapay “modern” dünyanın binaları gösterilir: Jack çaresizlik içindedir. “Kapı”dan çok uzaktadır. O esnada ekrana vefat eden kardeşi gelir ve Jack’e “Bul beni” diye seslenir. İşte bu durum zaten filmin ilk sesli elementi olan “Kardeşim. Annem. Beni senin kapına onlar getirdi” tasvirinin somutlaştırılmış bir örneğidir. Daha sonra Jack kardeşi öldükten sonraki dönemdeki annesinin yaslı halini zihninde canlandırır. Annesinin acısına empati yapmasının ve “Nasıl dayandı buna?” (18:07‘de) diye sormasının anlamı kendisinin de benzer bir karanlık dönemden geçiyor olmasıdır. Tematik olarak, farklı zamanlarda sıkıntı yaşayan iki kişinin hikayesi görsel olarak da benzerlikler kurularak sunulur bize: 



İşte burada hikaye yine anne tarafına döner. “Nasıl dayandı buna?” ifadesinden sonra bir kuş sürüsünün gökyüzünde danseden hallerinin gösterilmesi Jack’in sorusuna bir cevap gibidir aslında. Zira yine açıklayacağım gibi kuşlar da filmde inayetin bir unsuru, Allah’ın lütfunun bir temsili olarak sürekli anılmaktadır. Ne var ki sonradan annenin ağzından gelen isyankâr cümleler işin üzerine daha da fazla gitmemizi sağlar: “Sana bir yanlış mı yaptım? Tanrım! Neden? Sen neredeydin?” İşte tam bu noktada söz bir anlamda Tanrı’ya geçer. Yaklaşık 20 dakikalık bu bölüm boyunca nadiren konuşma olur. Yaratılışın bu görsel şiir tarzında sunumu tam olarak annenin “Sen neredeydin?” sözü üzerine girmiştir. İşte bunun sebebi filmin bize gösterdiği ilk şey olan İncil’deki Eyüp kıssasına dayanmaktadır. (İncil, Eyüp 38:4 ve 7: “Ben dünyanın temelini atarken sen neredeydin? Sabah yıldızları birlikte şarkı söylerken, İlahi varlıklar sevinçle çığrışırken?”) Gayet uzunca olan bu kıssada Hz. Eyüp’ün başına pek çok musibet gelmektedir. Yanındaki insanlar bunların sebebinin, onun yapmış olabileceği eylemler olduğu konusunda ısrarcıdırlar. Halbuki Eyüp kıssasında anlatılanlara göre Allah, Eyüp’ü sınamak istemiştir. İlk musibetlerden sonra Eyüp sabretmeye devam eder. Şeytan, daha da fazla musibet gönderirse Eyüp’ün kırılacağını iddia eder ve Allah da daha fazla musibet gönderir. Eyüp’ün evi, ailesi, bütün mal varlığı yok edilir; kendisi de acı veren hastalıklar geçirir. Sonuçta Eyüp imanından vazgeçmez. Kuran 21:83-84: “Ve Eyüp’ü de an ki o: "Ey Rabbim, dert beni buldu; ama Sen merhametlilerin en merhametlisisin!" diye yakarmıştı. Bunun üzerine, onun bu yakarışına karşılık verdik ve onu çektiği dertten kurtardık.” Ne var ki Eyüp İncil’e göre Tanrı’ya karşı “Sen neredeydin?” manasında bir tavra girer ve cevap olarak Tanrı, yaratılıştan ve kainatın düzeninden bahseder. İncil, Eyüp 38:4 "Ben dünyanın temelini atarken sen neredeydin? Anlıyorsan söyle”, 38:7 Sabah yıldızları birlikte şarkı söylerken, İlahi varlıklar sevinçle çığrışırken? Hikayenin ana fikri, insanların başına bir kötülük geldiğinde bunun sebebinin illa ki insanın kendi aksiyonlarının olduğunu düşünmemesi gerektiğidir. Bir anlamda “Hayır da şer de Allah’tandır” fikri özetlenir; tam teslimiyet ve sabır öğütlenir. Filmde de örnek yaşantısıyla anılan anne, Eyüp’ün düştüğü duruma düşmüş kişi olarak sunulmaktadır: Ortanca (sarışın) oğlu 19 yaşında ölmüştür ve hep özverili bir hayat sürmüş olan, hatta melekvarî bir tasvirle önümüze konan anne için bu durum çok acı verici olmuştur. Yaratılış sekansının, annenin “Tanrım! Neredeydin?” ifadelerine binaen başlaması da zaten bunun kanıtıdır. 


Başa gelen olumsuz şeyler hakkında Kuran’ın ayetleri: 

- 4:78: Onlar güzel şeylere kavuştuklarında, bazıları "Bu Allahtandır!" derler; ama başlarına bir kötülük gelince, "Bu senin yüzündendir (ey arkadaş)!" diye feryat ederler. De ki: "Hepsi Allahtandır!"

- 2:216: “Mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi olabilir ve yine mümkündür ki hoşlandığınız bir şey de sizin için kötü olabilir...” 

16:69: “Rabbinin senin için öngördüğü yolları mutlak bir boyun eğmişlikle izle”


Görüldüğü üzere filmde semboller ve görsel unsurlar fazlasıyla kullanıldığından bir konudan bir başkasına geçmek gibi bir durum istemsizce meydana geliyor. Ne var ki filmin çözümlemesinin ancak bu şekilde işlevsel olabileceğine inanıyorum ve bu yüzden devam ediyorum. Şimdi anmam gereken diğer tekrarlanan sahnelere döneyim:



Aydınlığa açılan kapı

Filmde anne daha en başta Jack’in ağzından şöyle anılıyordu: “Kardeşim. Annem. Beni senin kapına getiren onlardı” Anne konusunu ayrı bir başlık altında gayet detaylı bir şekilde işleyeceğim. Ne var ki şu an özetle söylemek gerekirse, filmin yine en başında annenin küçüklüğünün bize gösterilerek “Rahibeler bize hayatta iki yol olduğunu gösterdi. Doğanın yolu veya inayetin yolu. Hangisini seçeceğine kendin karar vermek zorundasın” ifadeleri gayet anlamlıdır. Görüleceği üzere film boyunca ulaşılması amaçlanan ana unsur “inayetin yolu”na girebilmektir. Kişinin kendi benliğinden sıyrılıp başkaları için birşeyler yapma anlayışına girmesi, sevgiyi herşeyin başında tutması ve bunların verdiği huzurla yaşaması filmin en temel, nihaî hedefi olarak anılmaktadır. İşte bu hedefe ulaşmada kolaylık sağlayan unsurlar, ki çoğunu anmış olsam da “İnayetin Yolu, Doğa’nın Yolu” başlığında derleyeceğim üzere, insana gösterilen lütfun kanıtları olarak sunuluyor. Bu lütufları bu anlamda kabul eden kişi de inayetin yoluna girmiş oluyor. 



Annenin ağzından bunları duymamız da bu sebeple ayrıca önemlidir. Zira anne, inayetin yeryüzündeki bir sembolüymüşçesine, örnek bir insan olarak gösterilmekte ve bu anlamda hiç olmazsa Jack için, hayatta doğruyu bulmamız için bize sunulmuş olan lütuflardan biri gibi bir rol oynamaktadır. Şimdi aydınlığa açılan kapı sembolüne geri döndüğümüzde bunun nasıl anlam kazandığı ortaya çıkacak. Zira bu kapı ilk kez Jack “Bana hangi biçimde göründün?” şeklinde bir soru sorduğunda ortaya çıkıyordu (Bkz. Yukarıda dörtlü imajlar olarak verilenlerden 1 numaralı olan). Filmin sonunda, artık ulaşılması arzu edilen noktaya ulaşıldığında bu imaj yeniden gözümüze takılıyor: 2:04:20‘de güneş tutulması sahnesini takiben Jack’in kardeşinin “beni takip et” sesi duyuluyor ve sonrasında birisinin (muhtemel ilahî bir rehber temsilî) bir mumla gelip başka bir mumu aydınlattığını görüyoruz. Daha sonra ise küçük bir kız çocuğu bu mumu söndürüp bu kapıdan dışarıya, esas aydınlığın olduğun yere çıkıyor. Kısacası, belirttiğim gibi, Jack’in filmin başında Tanrı’ya yakarırken belirttiği “Bana ne şekilde göründün?” ifadesiyle bize gösterilen kapıdan bir kız çocuğu çıkmaktadır ve bu imaj, dediğim anlamların çıkması için gayet önemlidir. Zira bu kızın kim olduğunu görebilmek için görüntünün tonları ile biraz oynadığımda şu sonuç ortaya çıkmıştır:


Farkedildiği gibi “o” kız aslında annenin bize filmin en başında gösterilen küçüklük halinin ta kendisidir. Annenin, inayetin yeryüzündeki bir sembolüymüşçesine tasvir edildiğini belirtmem, annenin hiç olmazsa Jack için, hayatta doğruyu bulmamız için bize sunulmuş olan lütuflardan biri olduğuna dönük çözümlememin en önemli sebeplerini de paylaşmış oldum. “Anne ve inayet” başlığında kalan noktalara da değinirim.


Güneş, Gökyüzü

Güneş ise film boyunca Allah’ın varlığını temsil eden ana unsurdur. Hem filmin başında, hem yaratılış sekansında ve hem de hikayenin olay örgüsü anlatımının neredeyse her yerinde güneş görüntüsü defalarca ekrana yansımaktadır. Hatta filmi bir kez daha izlerken dikkat ederseniz güneşin nasıl da gayet sık bir şekilde gözümüze sokulduğunu farkedebilirsiniz. Zira bahsettiğim ışık huzmesi lumia her ne kadar Allah’ın varlığını doğrudan temsil için kullanılmış olsa da pratik olarak film boyunca bu varlığın temsilini “güneş”e yüklemek çok daha kolaylık getirici olmuştur. Yukarıda andığım numaralandırılmış 4’lü imajlar bölümünde de güneşin oynadığı rolü yeniden gözden geçirebilirsiniz. Güneşin ekrana yansıdığı yerlerden bazı örnekleri de yine ekran görüntüleri şeklinde paylaşıyorum: 



    - İncil Samuel 22:29 “Ya RAB, ışığım sensin! Karanlığımı aydınlatırsın.”
        - Mezmurlar 18:28 “Işığımın kaynağı sensin, ya RAB, Tanrım! Karanlığımı aydınlatırsın.”
        Mezmurlar 36:9 “Çünkü yaşam kaynağı sensin, Senin ışığınla aydınlanırız”

- Kuran 24:35 “Allah göklerin ve yerin nurudur/ışığıdır. O'nun nuru, içinde kandil bulunan bir oyuktan yayılan ışığa benzer. O kandil ki, sırça fanus içindedir; o fanus ki, inci (gibi parıldayan) bir yıldızdır sanki!”


Su/deniz/ırmak: Su, yaratılışın kaynağı olarak gösterilen, ilahî lütfun bu anlamda temelinde yer alan unsur olarak kabul edildiğinden, film boyunca çok sık kullanılan bir sembol olageliyor. Denizde dalgalar, çağlayan bir ırmağın görüntüleri, durağan bir derenin görüntüsü, denizin içinden görüntüler devamlı olarak ekrana geliyor. Çağlayan ırmak görüntüsünün İncil’deki “hiç kurumayan bir ırmak” olarak anılan ırmakla bağdaştığını söylebilecek olsam da “su”yun yaratılışın ham maddesi gibi gösterildiği imajlara ağırlık vermeye çalışacağım. Bunu söylemiş olmakla beraber su içeren bahsettiğim görüntülerin genel olarak ilahî bir temsil amacında olduğunu da belirtmekte fayda var. Özellikle yaratılış sekansındaki bir imaj bence tüm bu dediklerime anlam vermesi açısından gayet önemli. Bu belirttiğim imaj, deniz altından yapılan çekimde yukarıdan gelen ışık huzmelerinin denize nasıl nüfûz ettiğinin görüntüsü: 



    Güneş ve genel anlamda ışık temsilini anlatmış bulunduğumdan suya düşen rolün açığa çıkmasında bu görüntü özel anlam taşıyor. Yaratılış sekansındaki bu görüntüden sonra suyun içinde ilk canlı oluşuyor. Basit bir canlıdan sonra ise giderek daha karmaşıklarının oluşumunu izliyoruz. Kısaca: “Başta su vardı. Sonrasında güneş (alegori: Allah) suya nüfûz etti ve canlılar oluştu.”


Temel yaratılış temsili dışında doğum sahnesinin tasvirinde de suyun kullanılması gözden kaçırılamayacak kadar önemli. Doğum sahnesi anlatılırken bir çocuğun, içinde kitaplar ve yatağı gösterilen su dolu bir odadan (Alegorik manası: anne rahmi) ayrılarak su içinden geçmek suretiyle su yüzeyine çıktığını görüyoruz. Bu sahnede anlık olarak yine bir “güneşin suya nüfûz etmesi” imajı araya sokuluyor. Yani yaratılıştaki ilahî dokunuş bu şekilde gösterilmiş oluyor. Doğum tasvirinden daha sonra yine bahsedeceğim.


Kuran 21:30 “...yaşayan her şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar mı?...”

İncil’de ise yaratılışla ilgili olarak bu kadar net olmasa da su ile ilgili pek çok referans var. Bir örnek: İncil, Yaratılış 1:20 “Tanrı, ‘Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun’ diye buyurdu”


Kuşlar/Hayvanlar/Ağaçlar: Dünya üzerindeki herşey, ama öncelikle de kuşlar ve ağaçlar, bir kaç sahnede de diğer bazı hayvanlar (kelebek, kedi), yaratanın insanlığa bir lütfu olması anlayışıyla sürekli görsel olarak önümüze sunuluyor. Yaratanın yeryüzündeki insanlara, manevî unsurlar dışında bu unsurlar aracılığıyla da kendini “gösterdiği” ifade ediliyor. Bu şekilde, görmek isteyenler için Allah’ın lütfunun ve inayetinin aslında hep ortada olduğu belirtilmiş oluyor. Başta andığım temsil açıklamalarında da bahsettiğim gibi Jack, sorular sorarken “Bana ne kılıkta göründün?” şeklinde bir ifade kullanıyor ve bu sırada ekranda gökyüzünde süzülen martıların imajı görünüyor. Bunun gibi ilahî varlığın “nerede” olduğunun sorgulandığı bazı başka sahnelerde de kuşların önemli bir görsel unsur olarak kullanıldığını görüyoruz. Bunlardan biri de 18. dakika içerisinde sürü halinde danseden kuşlar görüntüsü. Bu isyankâr sorular sorulurken filmde bu imajların gösterilmesi aslında aynı zamanda cevabın da hep ortada olduğunu göstermeye dönük bir anlatım şekli. Zira zaten filmin sonunda bu ve benzeri bazı yaşanmışlıklarla Jack de şöyle diyecektir: “O zamanlar seni nerede göreceğimi bilmiyordum. Ama şimdi sen olduğunu anladım. Beni hep çağırıyormuşsun” (1:52:07-22)

Kuran 24:41 “...kanatlarını yayarak uçan kuşların, (hepsinin) Allah'ın sınırsız kudret ve yüceliğini dile getirdiklerini görmüyor musun?...”


Annenin şahsında temsil edilen sevgi, merhamet ve kendini adama gibi erdemleri, Allah’ın inayetinin yeryüzündeki yansıması olarak bize sunan film, aynı şekilde kuşları da görsel olarak Allah’ın inayetinin bir sembolü olarak özellikle benimsemiş. Bunu anladığımız noktalardan biri de filmin sonunda ölümden sonraki dirilişin ve böylece sonsuzluğun betimlendiği sahnelerde de kuşların sürekli kameranın çekim alanında gösterilmesi.


Kuş tasvirinin önemini en fazla belirten noktalardan biri de filmin son sahnesi. Bu sahnede bir köprü ve köprünün arkasında kalan güneş imajı ile film sonlanıyor. Bu sırada dikkat edilirse köprünün önünden bir martı süzülerek ekranın önünden geçiyor ve ekranın sağ tarafından çıkarak gözden kayboluyor. Bunu takiben de ekran kararıyor ve daha önce açıkladığım ışık huzmesi lumia görüntüsüyle film bitiyor. Sadece sondaki bu “köprü, güneş, kuş” sahnesinin bile yapılan bu çözümlemelerden sonra pek çok şey ifade ettiği rahatlıkla anlaşılabiliyor: Köprü, bir geçiş dönemini yani dünya hayatını, köprünün diğer ucunda ve arkasında kalan güneş; bu yoldaki rehberi ve ulaşılacak olanı, uçan kuş ise bu dünyaya ve içindekilere, yaratılan şeyler yoluyla bahşedilen lütfu, yani inayeti temsil ediyor.




Filmde iki yerde kedi ve bir yerde de bir kelebek de ana unsurlar olarak bazı sahnelerde anılıyor. Şüphesiz bu hayvanlar da yine inayetin temsili olarak gösteriliyor. Kedi ve kelebeklerle içiçe bir yaşam sürdüğü ve bu şekilde tüm yaratılmışlarla ahenk içinde olma durumu betimlenen kişi de tabi ki yine anne oluyor. Zira belirttiğim üzere anne örnek bir dünya yaşantısı süren, sevgi dolu kişi rolüyle bu varlıkların da anlamını görebildiğini gösteren sahnelerle ekrana yansıyor. Özellikle evin içinden, açık kapıdan dışarıyı gören kameranın çektiği sahnede, bir kedinin gelip annenin kucağına oturmasının resmedilmesindeki kompozisyona özellikle dikkat çekmek istiyorum: Burada “kapı”dan geçmiş bir kişinin hayat tasavvuru ve tüm yaratılanlarla sevgi dolu, ahenkli bir ilişki içinde olduğu; olağanüstü bir sinematografik yöntemle gösterilmiş oluyor. 



Kuran 45:3-4 “Bakın, göklerde ve yerde inanmak isteyenler için ibret dolu mesajlar vardır... O'nun yeryüzüne serpiştirdiği hayvan türlerinde bütün kalpleriyle inananlar için mesajlar vardır.”

24:41 “Göklerde ve yerde var olan bütün yaratıkların, ... (hepsinin) Allah'ın sınırsız kudret ve yüceliğini dile getirdiklerini görmüyor musun?”



Rehber

Filmde ilk izleme ile farkedilmesi zor bazı detayların mevcut olduğu şu ana kadar ortaya çıktı. Bunlardan bana göre en zor anlaşılanı da rehberin tasvirleri. “Rehber” adını filmin jeneriğinden aldığımı söylemeliyim. Film bittikten sonra geçen isimler arasında “Rehber”i oynadığı ifade edilen bir oyuncu var. Zaten film boyunca da farkedilmesi zor hayal dünyası gibi sahnelerde bu rehberin görüntüsü bazen ekrana geliyor. 


Bahsedeceğim görüntülerde kim olduğu bilinmeyen birisi, hayatlarının farklı evrelerinde çocuklarla temas halinde oluyor. Aynı anonim kişiyi, doğumdan önceki sahnelerde, doğacak çocukla iletişim kurarken de görüyoruz ki bu konuyu “Doğum” başlığında ayrıca anacağım. En sondaki ölümden sonraki diriliş sahnesinde de bu anonim şahıs defalarca görüntüye geliyor: Mum yakan kişi olarak, Jack’in ayağına kapandığı kişi olarak, anneyle beraber bir nevi dua eden kişi olarak...



Film boyunca bu kişinin ekrana ilk yansımalarını Jack’in bunalımı sırasında görsek de hikaye döngüsünde esas olarak çocukların büyüdüğü dönemde bu kişi ekrana getiriliyor. Sonlara doğru ise Jack’in artık çölde başıboş dolaşmadığı anlarda, takip ettiği kişinin bu rehber olduğunu görüyoruz. Hatta kapıdan geçen Jack’ten sonra kamera aniden bu “rehber”e yaklaşıyor ve görüntü değişmeden hemen önce, rehberi arkasında parlayan güneşle beraber ekrana getiriyor.



Bu rehber ile kastedilenin ne olduğu yönünde çeşitli yorumlar yapmak mümkün. Dinî referanslara göre bu kişinin, İncil’de sık anılan “kutsal ruh” temsili olduğunu söylemek filmin çizgisine pek de aykırı olmayacaktır. Zira kutsal ruha, İncil’de “yol gösterici” rolü de biçilmiştir. İncil, Yuhanna 14:26 “...Yardımcı, Kutsal Ruh, size her şeyi öğretecek, bütün söylediklerimi size hatırlatacak” Yuhanna 16:13 “Ne var ki O, yani Gerçeğin Ruhu gelince, sizi tüm gerçeğe yöneltecek...” Romalılar 8:26-27 “...Ruh da biz güçsüzken yardım elini uzatır. Çünkü nasıl dua etmemiz gerektiğini bilmeyiz. Ama Ruh kendisi sözle anlatılamaz iniltilerle bizim için Tanrı'ya yakarır. ...Ruh kutsal yaşamlılar yararına, Tanrı isteği uyarınca yakarmaktadır”


Ne var ki şahsen kutsal ruh anlayışının bir anlamda çarpık bir anlayış olduğuna inanmamdan dolayı da olsun filmin sembolleri kullanırken hiç bir sınır çizmemiş olması da olsun farklı yorumlara da ihtimal vermekte fayda var: Bu anlamda düşünüldüğünde özellikle çocuklarla etkileşen varlık temsilinin, onları gözeten melekler olduğu çözümlemesi de adil bir açıklama olabilecektir. Kuran 13:11 “(Böyle biri sanıyor mu ki) kendisini önünden ve ardından izleyen (ve) onu Allah her ne ki takdir etmişse ona karşı koruyup gözeten refakatçileri vardır. Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez” 33:43 “O'dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekte; melekleri de size dua etmektedir” İncil, Zebur 91:11 “Çünkü Tanrı meleklerine buyruk verecek, gideceğin her yerde seni korusunlar diye” 


“Rehber”lik görevinin somut bir anlam taşımadığı gayet olasıdır ve bu temsillerin, kişinin “baştan beri” içinde/fıtratında olan ama kişi tercih ederse sesini duyabileceği vicdanı olabileceği de söylenebilir. Tüm bu çözümlemelerle uyuşmayan tek imaj, ölüm sonrası diriliş sahnesinde Jack’in bu varlığın ayağına kapanmasıdır. Bu düşünüldüğünde bu varlığın ilahî bir varlık temsili olarak kabul edilmesi gerekliliği ortaya çıkar. Bu durumda da kutsal ruh temsili öne çıkmaktadır. Ne var ki belirttiğim gibi, filmde ruhanî varlıklara keskin sınırlar çizilmediğinden bu konuda “ilahî bir rehberlik” temsilinin söz konusu olduğunu söylemeyi daha uygun buluyorum. Özetle: Film boyunca ortaya çıkan bu karakter, dünyada sürdürülen ilahî rehberlik anlayışının görselleştirilmesinden ibarettir. Kişinin bunu görmesi ise kendi tercihlerinin sonucunda olabilecektir, zira Jack bunu ancak ilerleyen yaşında görmüş ve sonrasında da daha önce de andığım şu cümleleri sarfetmiştir: “O zamanlar seni nerede göreceğimi bilmiyordum. Ama şimdi sen olduğunu anladım. Beni hep çağırıyormuşsun” (1:52:07-22) Kuran 76:3 “Gerçek şu ki, Biz ona yolu/yöntemi gösterdik; şükredici, ya da nankör olması artık kendisine kalmıştır” 20:123 “Kim ki Benim doğru yol öğretimi izlerse yoldan sapmayacak ve bedbaht olmayacaktır”


Olay Örgüsü

Olay örgüsüne ancak bu kadar açıklamadan sonra gelmem, filmin en başta da belirttiğim özgün yapısından kaynaklanıyor. Filmin temel olarak anlaşılmasında hatta “hissedilmesinde” çok önemli bir yeri olmasa da olay örgüsünü bir nebze de olsa anlamış olmak gerekiyor. Bu yüzden de burada kısaca filmde arka planda olan bitenlerden bahsedeceğim. Öncelikle karakterlerle başlamalıyım: O’Brien ailesi anne, baba ve 3 erkek çocuktan oluşmakta. Üç çocuktan büyük olan Jack. Jack’in yetişkin hali de filmde ayrıca gösteriliyor (Sean Penn’in canlandırdığı karakter). Ortanca kardeş, sarışın olan ve ismi jenerikte R.L. olarak anılan kişi. Küçük kardeş ise hikayede fazla bir anlatım payına sahip değil. 



Film annenin küçüklüğünün “inayetin yolu” ve “doğanın yolu” tasvirleriyle başlıyor ve sonraki ilk sahnede anne, 19 yaşına geldiğini sonradan öğrendiğimiz ortanca oğlunun ölüm haberini belirten bir mektup alıyor. Bundan sonraki sahneler genel olarak annenin kederi ve olayları gerekçelendirmedeki sorunları üzerine yoğunlaşıyor. Eyüp’ün kıssasıyla açılmış olan film; annenin sorguları arttıkça anne-Eyüp benzerliği yoluyla, Tanrı’nın İncil’de anlatılan kıssada Eyüp’e cevap vermesi misali, yaratılış sekansı görüntüleriyle annenin “Tanrım! Neredeydin?” sorusuna cevap veriyor. Sonrasında buhran dönemindeki Jack’in görüntüleriyle harmanlanmış şekilde O’Brien ailesinin oluşumunu ve çocukların büyümesini izliyoruz. Film, başından beri, ailenin ellilerdeki hikayesi ile Jack’in modern zamandaki yetişkinlik zamanının görüntüleri arasında geçişler yaparak ilerliyor. Bu anlamda anne ile Jack’in sorgulayıcı soruları arasındaki benzerlikleri de daha önceden andım. 


Çocukların büyüme hikâyesinin görselleştirilmesi, filmin genel yapısına uygun olarak, yani olay örgüleri üzerinden değil bir şekilde “his” oluşturma çabası üzerinden devam ediyor. Bu anlatımlarla anne ve babanın karakterlerini, zıtlıklarını; bunların çocuklara yansımalarını, ergenlik dönemiyle Jack’in karakterindeki değişiklikleri ve oluşan fikirlerini görüyoruz. Paralel olarak Jack’in “kapı”dan geçme olarak tanımladığım macerasını takip ediyoruz: Annenin bahsettiği “inayetin yolu”na girecek şekilde algısının oluşmasına hep birlikte şahit oluyoruz. Sonuç olarak ise ölümden sonra diriliş sahnesi tasavvuruyla bu yolun motivasyonunun “ölümün ötesi var” algısı olduğunu da izliyoruz. Aile bireylerinin bu ortamda birbirlerine kavuşmalarını hiçbir dialog içermeyen olağanüstü sahnelerle izliyoruz. Sonuçta ise anne örneğiyle, başta da belirttiğim nihai amaca ulaşmış olma durumu tasvir ediliyor: Sevgi temelli ve böylece çevresiyle ahenkli bir yaşamla kişinin egosundan sıyrılması ve ilahî düzene tam teslimiyetle ruhsal dinginliğe ulaşması. 


Son görüntü olarak sunulan lumia ışık huzmesinin hemen öncesindeki “köprü, güneş, kuş” sahnesinin çözümlemesini ise “Semboller” ana başlığı altındaki “Kuşlar/Hayvanlar/Ağaçlar” başlığı altında dile getirmiştim: “Köprü, bir geçiş dönemini yani dünya hayatını, köprünün diğer ucunda ve arkasında kalan güneş; bu yoldaki rehberi ve ulaşılacak olanı, uçan kuş ise bu dünyaya ve içindekilere, yaratılan şeyler yoluyla bahşedilen lütfu, yani inayeti temsil ediyor.”


Yaratılış Sekansı

Filmin en orjinal bölümlerinden biri de yaratılış sekansı olarak yaklaşık 20 dakikalık belgeselvarî görüntülerin kullanılmış olması. Bu sekansın amacının ve anlamının ne olduğunu Eyüp kıssası atfı temelinde zaten anlattığımdan sadece bu sekansın bize neleri nasıl gösterdiği üzerinde duracağım. Öncelikle belirtmek gerekirse bu sekans hiç bir şeyin olmadığı yerden başlıyor ve dinozorlarla dolu bir dünyaya meteorun çarpmasına kadar şiirsel bir şekilde evrenin ve canlıların yaratılışı ortaya konuyor. Sonrasında ise doğum sahnesine geçiliyor.


Bu sekans boyunca “Semboller” kısmında andığım pek çok unsur defalarca kullanılıyor. Bunları tek tek anmayacak olsam da bu kısmın şiirselliğini bazı çözümlemelerle aydınlatmak da gayet yararlı olacak diye düşünüyorum:


İlk olarak evrenin ve yeryüzünün yaratılması tasvir ediliyor. Coğrafi oluşumları su görüntüsü takip ediyor. Yani toprak ve su yaratılmış oluyor. Takibinde ise “Güneş” ışınlarının ortaya çıkmasını izliyoruz ve bu görüntüye eşlik ederek tonu artan müzikle birlikte ilk kez hücre bölünmesi görüntülerine şahit oluyoruz.


Hücresel oluşum hızla karmaşıklaşıyor ve daha ileri formlar ortaya çıkmaya başlıyor. İşte tam bu aşamada “güneşin suya nüfûz etmesi” şeklinde andığım görüntü devreye giriyor (1 numaralı imaj):



Bu görüntüyü takiben ise suyun içindeki ilk canlının oluştuğu kameraya yansıyor (2 numara). Takiben su içindeki canlılar giderek daha karmaşık varlıklar haline geliyor (3-4-5-6 numaralar):

 


Sonrasında ise bir sahil kenarında bir anlamda sudan çıkmış gibi görünen büyük, dinozorvarî bir hayvan görüyoruz (1 numara). Buradan itibaren yaratılış sekansının bize göstermek istediği konu değişiyor: Canlıların maddi/içgüdüsel nitelikleri değil -eğer öyle birşey mümkünse- ruhanî/bilinçli taraflarına atıfta bulunulmaya çalışılıyor: Bu bahsettiğim hayvanın bir yarası olduğu ve kanının denize yayıldığını görüyoruz (2 numara). Takibinde ise bunu fırsat bilen ve avlanmak için doluşan köpek balıklarını (3 numara). Kısacası doğal düzenin acımasızlığı ve birinin acısının diğerinin ziyafeti olabilmesi durumu kameraya yansıtılıyor. Bir merhamet, bilinç durumunun söz konusu olmadığı; doğanın ana motifinin içgüdüler olduğunu görüyoruz. İşte ne oluyorsa bundan sonra oluyor. Yaratılış süreci çok daha detaylıca tasvir edilen (4-5-6 numaralar) bir hayvan izliyoruz. Yakın çekimlerle damarlarının ve o damarlara kanı pompalayan kalbin iyice yakın çekimleriyle (5 numara) ekranın dolduğunu görüyoruz. Sonucunda oluşan varlık ise ormanın içinde dolaşan bir dinozor oluyor. Bu süreci takibeden sahnede bir nehir kıyısında yaralı olarak uzanmış bir dinozorun bir başka dinozor tarafından farkedilmesini izliyoruz (7 numara). Yaralı olanı gören dinozor gelip onun kafasını eziyor (8 numara) ama neden sonra bundan vazgeçiyor ve yanından biraz uzaklaşıyor. Duruyor ve biraz bekliyor (9 numara). Sonrasında ise hızla uzaklaşıp gidiyor. Bu sahnenin hikaye içerisinde önemli bir rolü var. Zira daha önce de andığım 2007 senaryo taslağında bu sahne şu şekilde anlatılıyor: “Amfibilerden sürüngenler, sürüngenlerden de dinozorlar oluşuyor. Hayvanların birbirleriyle ilgilenmesini takiben dinozorlar arasında ilk anne sevgisinin işaretlerini görüyoruz. Sevgi de yaratılışın bir işi değil mi? Onsuz nasıl olurduk? Herşey nasıl olurdu? İşte bir gölge gibi sessizce, bilinç dünyada kendini gösterir.”


Öte yandan bu sahnenin bilgisayar efektleriyle oluşturulmasında çalışmış olan Michael Fink, sahneyi Malick (yazar ve yönetmen) ile detaylıca konuştuklarını belirterek amacın “bilincin doğuşu”/”merhametin doğuşu”nu tasvir etmek olduğunu belirtiyor. Özetle, kaba bir şekilde de olsa ilk sevgi, merhamet tomurcuğunun, yanlış ile doğru ayırdı algısının bir canlının içine yerleştirilmesin bahsediliyor. Günümüzde bu konuda söz sahibi olduğunu iddia eden kimseler böyle bir durum için ellerinde hiçbir kanıt olmadığını belirtiyor ve Malick’in bir dinozora böyle bir anlam yüklemesinin bir anlamda absürd olduğunu ifade ediyorlar. Ne var ki ben Malick’in bu tasvirine hak verip, bu tür bir duygunun kural olmasa da canlıların içinde bulunabileceğinden yana fikir belirtmek istiyorum. Bu konuda bir kanıt olarak sunulabilecek olağanüstü bir keşif, National Geographic tarafından çekilen bir belgeselde ortaya kondu: 


Legadema adı verilen ve doğumundan itibaren takip edilen bir leopar, öldürdüğü bir anne babunun yeni doğmuş bir yavrusu olduğunu farkettiğinde ona merhamet (?) gösteriyor ve yavru babuna, annesiz kalmasını takiben soğuktan ölmesine kadar geçen sürede ilgi gösteriyor. Bilim adamlarının bu keşfi yapana kadar böyle birşeyin mümkün olabileceğini inkâr edeceklerini de tahmin etmek zor değil. Bu arada Legadema’nın bu şefkatiyle ilgili haber linki: http://www.dailymail.co.uk/news/article-422784/How-leopard-changed-spots---saved-baby-baboon.html. Bu da ilgili olayın video görüntüsü:




Yaratılış sahneleri ekranda akarken ilk dakikalarda (21:47) annenin “Senin için biz kimiz?”, “Cevap ver bana” cümlelerini duyuyoruz. Halbuki dakikalar ilerledikçe (26:01) şu ifadeler duyuluyor: “Sana yakarıyoruz” “Ruhum, oğlum” “Duy bizi”. Bahsettiğim “merhametin doğuşu” sahnesini takiben ise “Hayatımın ışığı, seni arıyorum” “Umudum, çocuğum” cümlelerini duyuyoruz. Kısacası anne bu yaratılış sekansının sonundaki “merhametin doğuşu” tasvirinden sonra, inayetin yolunda yalpalamış da olsa yeniden teslimiyetle ruhsal dinginliğine ulaşıyor. Burdan itibaren ise ses Jack’in yetişkin haline geçiyor. Meteor çarptıktan sonraki dünyada canlı yaşamın sonlanmasını takiben Jack konuşuyor: “Benimle annem aracılığıyla konuştun. Gökyüzünden konuştun. Ağaçlardan. Daha bilmeden bile seni seviyordum, sana inanıyordum. Kalbime ilk kez ne zaman dokundun?” Bu cümledeki anlamı ifade etmek gerekirse: Merhamet gösteren ilk varlık olarak tasvir edilen dinozorun yaratılış aşaması ayrıntılı olarak gösterilmişti. Bu esnada damarlardan sonra kalbin atılması özellikle ekrana yansıtılmıştı. Bir anlamda kalp sembolüyle merhamet ve sevginin yaratılışı ifade edilmiş, daha sonra somut bir olayın gösterilmesiyle de bu tasvirin anlamı perçinleştirilmişti. İşte bunu takiben Jack’in “kalbime ilk ne zaman dokundun” demesi manidardır. Hatta tam da bu cümleleri takiben bu cümlelere cevap olarak Jack’in anne ve babasının tanışma evresinin gösterilmesi de gayet anlamlıdır. Bunları diyen Jack’in aynı zamanda “Daha bilmeden bile seni seviyor, sana inanıyordum” ifadeleri de benzer anlam taşımaktadır. Kuran 45:4 “Kendi yaratılışınızda... bütün kalpleriyle inananlar için mesajlar vardır” 30:30 “...Allah'ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran...”


Doğum

Belirttiğim gibi Jack’in “Kalbime ilk ne zaman dokundun?” cümlesinden sonra sanki “Sen henüz bir zigot bile değilken” cevabı verilir gibi ekrana, anne ve babasının tanışmalarının/evliliklerinin ilk evrelerinin getirilmesini izleriz. Takibindeki sahnede anne gebedir. Doğacak çocuğun macerası ise semboller üzerinden anlatılır: 


İlahî rehberlik anlamına geldiğini açıkladığım anonim kişinin ve suyun yine ağırlıklı olarak kullanıldığı bu sahnelerde çocuk doğum zamanı geldiğinde bir rehber tarafından bir kapıdan dışarıya doğru gitmesi için işaret almakta (1 numaralı imaj), bu rehber tarafından kulağına bazı şeyler fısıldanmakta (2 numara) ve kendisine minik bir kitap gösterilmektedir (4 numara). Sonrasında ise su altındaki oda ile anne rahminin temsil edildiği, odanın içindeki kitaplar (6 numara) ile de belli bir “eğitimden” geçmiş insanın özüne yerleştirilmiş yaşam amacına uygun fıtratının, “a priori yaşam amacı bilinci”nin tasviri yapılarak; Jack’in sözleri (“Daha bilmeden bile seni seviyordum, sana inanıyordum”) ve ilahî rehberin aksiyonları ile resmedilmeye çalışılan bu durum (yaşamın amacı hakkındaki a priori (önceden olan -buradaki anlamıyla: doğumdan önceki-) bilinç bir başka tasvirle daha desteklenmiş olmuştur. Kuran 91:7 “İnsan benliğini düşün ve onun nasıl (yaratılış) amacına uygun şekillendirildiğini” 87:3 “O ki, (bütün mevcudatın) tabiatını belirlemekte ve onu (hedefine doğru) yöneltmektedir”


Suyun altından yüzeye doğru harekete geçen çocuk görüntüsünden sonra (9 numara) doğum sahnesine geçmeden hemen önce iki imaj daha, çok hızlı bir şekilde ekrana yansır: İlki daha önce de belirttiğim üzere güneş ışınlarının suya nüfûz etmesi imajıdır (10 numara) ki bunun anlamını defalarca andım. İkincisi ise bir gelin tasviridir (11 numara). Gelinlik içindeki kişi su yüzeyine doğru hareket etmektedir. Bu imaj filmin sonundaki yeniden diriliş sahnesinin de sonlarına doğru tekrarlanacaktır. Bu imajın ne anlama geldiği konusunda söyleyecek fazla birşeyimin olamadığı da itiraf etmek isterim. Fikirlerim olsa da bir dayanak bulamamış olmamdan dolayı bunları paylaşmayı yersiz buluyorum.


İnayet’in Yolu, Doğa’nın Yolu

Filmin ana teması olarak bile kabul edilebilecek olan mevzu bu. İlk sahnede annenin bize açıkladığı “İnayetin/Tanrının yolu ya da doğanın yolu; ikisinden birini seçmeniz gerekli” ifadeleri gayet önemli. Kabaca özetlemek gerekirse, film boyunca anne, inayetin yolunun bir yolcusu, baba ise doğanın yolunun bir yolcusu olarak tasvir edilmekte. Nihaî olarak bu durum tabi ki değişse ve tüm karakterler ruhsal dinginlik sağlayacak bir aydınlanma yaşasa da, belirttiğim gibi kabaca ifade etmek adına bunları söylemek yerinde olacaktır. Öncelikle “Grace” kelimesinin anlamını doğru bir şekilde anlamaya çalışmakta fayda var. Zira “Grace’in yolu” dendiğinde bu, Tanrı’nın yolu olarak bile çevrilmektedir. Temelinde doğru olmakla birlikte Türkçe’de kastedilen anlamı derinliğiyle verebilecek kelimeler mevcuttur: İnayet, kayra veya âtıfet gibi. Sözlük mânâlarını anacak olursam:

- İnayet: Lütuf, ihsan, iyilik

- Kayra: Yüksek tutulan, sayılan birinden gelen iyilik, lütuf, ihsan, inayet, âtıfet

- Âtıfet: Karşılıksız verme, ihsan etme, cömertlik, merhamet, esirgeme


Aslında inayet önemini aktarmak için Yunus Emre’den şu alıntı bile gayet yeterli olmaktadır: “Yüz bin peygamber gele hiç şefâat olmaya, vay eğer olmaz ise Allah’ın inayeti”


Kelimelerin manaları başlı başına gayet yeterli bir şekilde durumu açıklasa da filmdeki kastın ne olduğunu tekrar dile getirmeye çalışayım: Daha önce de filmin ana gayesini andım. Annenin; merhameti, sevgisi ve razı/kanaatkâr karakteriyle nasıl da inayetin kusursuz bir simgesi gibi anlatıldığını da. Annenin niteliklerinin bu temsili mümkün kılmasının yanında diğer varlıkların (ağaçlar, kuşlar, diğer hayvanlar) sırf varlıklarıyla da inayetin bir sembolü olarak gösterildiğini izah ettim. Özetle: 

  1. Dünyanın üzerindeki pek çok unsurla bir muhteşemlik göstermesi de, 
  2. Jack’in ifade ettiği gibi ilahî varlık daha en baştan kurduğu düzenle ve 
  3. içimize yerleştirdiği fıtratla bizi inayetin yoluna “hep çağırması”yla da inayetini, lütfunu göstermiş oluyor. 

Kısacası, filmde belirtilen nihaî amaca (Kişinin kendi benliğinden sıyrılıp başkaları için birşeyler yapma anlayışına girmesi, sevgiyi herşeyin başında tutması ve bunların verdiği huzurla yaşaması) ulaşmada insanın işinin aslında bu sayarak andığım unsurlar sayesinde nasıl da kolaylaştırıldığı film boyunca ifade ediliyor. İşte bu “kolaylaştırıcı” unsurların hepsine birden kısaca inayet deniyor ve bu anlayışta olup dünyaya bu pencereden bakabilenler, yani algılayıcılarını bu anlamda açık tutanlar, “inayetin yolu”nu benimsemiş kimseler oluyor.

Kuran 45:3-4 “Bakın, göklerde ve yerde inanmak isteyenler için ibret dolu mesajlar vardır. Kendi yaratılışınızda ve O'nun yeryüzüne serpiştirdiği hayvan türlerinde bütün kalpleriyle inananlar için mesajlar vardır.”

17:20 “Herkese Rabbinin lütfundan (inayetinden) ulaştırmaktayız; çünkü senin Rabbinin lütfu (inayeti) insanların bir kısmıyla sınırlı değildir.”


Annenin inayetin yolu hakkındaki baştaki tanımlamalarını hatırlarsak: 

Bu ifadeler aktarılırken inayet konusunda annenin hallerinin ekrana yansıdığını, doğa konusu anılmaya başlandığında ise kameranın babayı ekrana getirdiğini dikkate alabiliriz. Zaten film boyunca, nihaî hedefe ulaşana kadar, anne ve babanın karakterlerinin arka planındaki bu doğa-inayet çatışmasını izliyor oluyoruz.



Baba ve Doğa

İnayeti tanımlamak için gösterdiğim çabadan sonra aslında “doğanın yolu” dendiğinde kastedilenin ne olduğunu da anlatmam gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de babanın, film akışında anılan bazı ifadeleriyle başlamak en doğrusu olacak:

• “Anneniz saf. Başarılı olmak için acımasız olacaksınız. İyi olursanız insanlar sizi kullanır.” (Bu esnada, karısını evde yalnız bırakıp kumar oynamaya gittiği sahne görüntülenir)

• “Üst düzey yöneticiler bulundukları yere nasıl geldi? Akıntıya karşı kürek çekerek. İnsanların ‘şunu yapamazsın’ demesine izin verme” (1:00:17) 

• “Yanlış insanlar zengin, yanlış insanlar seviliyor… Başarılı olmak istiyorsanız çok iyi olmayacaksınız” (1:04:23) 

• “İnsan kendi kendisini yapar. Kaderini kendin yazarsın. ‘Yapamam’ demeyeceksin, ‘zorluk çekiyorum’ diyeceksin” (1:17:50)


Özetle “Doğa’nın yolu”nu benimsemiş bir kişi elde ettiği muvaffakiyetlerin ve yetkin bir kişi olmasının en önemli şeyler olduğunu ve bunların kendi başarısı olduğunu düşünür; bunlarla böbürlenir, başarıları sayesinde sevgi ve saygıyı hakettiğini düşünür ve çevresindekileri de bu algıyla yaşamaya çağırır/zorlar. Aslında bu betimlemelerle, modern dünyanın gerektirdiği rekabetçi insan yapısının tam bir tasviri yapılmakta; en güçlü, en uygun olanın hayatta kalabildiğinin vurgulandığı çarpık dünya görüşü ortaya konulmaktadır. Bu yolu benimsemiş görünen babanın filmin sonuna yaklaşırken, yani yaşamın nihaî amacını anladıktan sonraki pişmanlıkla söyledikleri ise gayet önemlidir: “Sevilmek istedim, çünkü başarılıydım. Büyük adamdım. Aslında bir hiçim. Etrafımıza bir bak. Ağaçlar, kuşlar. Utançla yaşadım. Hiçbirinin kıymetini bilemedim, güzellikleri farkedemedim. Aptalın tekiyim” Bu sözler anılırken görüntüye annenin gelmesi de tabii ki tesadüf değildir. 


Kuran 92:8-10 “...kendi kendine yeterli olduğunu zannedene, ve nihai güzelliği/iyiliği yalanlayana gelince, onun için zorluğa ve sıkıntıya giden yolu kolaylaştırırız”


Baba farkındalığa ancak işini kaybettikten sonra varabilmiştir. Kısacası babayı inat ettiği “Doğanın yolu”ndan vazgeçiren, onun bu yolda belini kıran şey, yaşadığı bir terslik olmuştur. Zira kendisi ömrü boyunca kişisel becerilerinin ve çabalarının onu ayakta tutacağına inanmış olarak bir hayat sürmüştür. Çocuklarıyla dialoglarında sık sık para sahibi kişileri anmış: 

- 1:03:50 “Bir arkadaşım. Şehrin neredeyse yarısı onun... Kutsal üçlünün dördüncü üyesi gibi”

- 1:16:00 Ağacın altında çim bitmediğini söyleyen Jack’e: “Kimballların bahçesinde bitiyor, çünkü paraları var”,

İnsanın kaderinin kendi elinde olduğunu söylemiştir:

- 1:17:50 “İnsan kendi kendisini yapar. Kaderini kendin yazarsın”


Bahsettiğim farkındalık anından sonra ise Jack’le konuşmasında ona belki sert davrandığını, amacının onun güçlü olmasını sağlamak olduğunu, yaptıklarından gurur duymadığını söyler. Sonrasında da ekler: “Övündüğüm tek şey sizsiniz. Oğullarım olmasaydı bir hiçtim. Herşeyimsiniz. Sahip olmak istediğim herşeysiniz.” Ne var ki bu günah çıkartmasını takip eden daha ilk sahnede, taşınma çalışmaları sırasında kendisine yardım eden oğluna tavrı şu şekilde olur: “Put gibi duracak mısın orda?” 


Özetle söylemek gerekirse bu kaba ve disiplinci tavır ile nihaî yaşam amacı algısına sahip olma durumlarının, filmde farklı şeyler olarak sunulduğunu belirtmekte fayda var. Evet, baba yektinliklerinin ve başarılarının bir önemi olmadığını, esas olanın kişinin elde ettiklerinin değil, nasıl bir hayat sürdüğünün olduğunun farkına varmıştır. Belki biraz sert davrandığını kabul etmiş ve amacının ne olduğunu belirtmiştir; ne var ki bu onun doğasını değiştirmemektedir. Aynen annenin merhametli, sevgi dolu ve bağışlayan tarzı gibi babanın kuralcı, bazen hoyrat ve kaba tavrı da onun yapısının gereği olarak sunulmaktadır. Bu anlamı çıkartmamıza yardımcı olacak bölümlerden biri de Jack’in sarf ettiği şu cümledir: “Baba. Anne. İçimde hep mücadele halindesiniz. Hep de öyle kalacaksınız” (1:53:30)


Babanın karakterinin evrilip nasıl da günah çıkaran bir hal aldığını bir şekilde anmış oldum. Fakat tabii ki anılması gereken bir de Jack var. Onun babasını anlamayı nasıl başardığı hakkındaki açıklamaları ise “Jack’in “Kapı”yı Arama Macerası” başlığında yapacağım.


Şimdi ise film boyunca anılan ve babanın pişman olduğu aksiyonlarını anma gereği duyuyorum ki böylece babanın karakterindeki evrilmenin gerekçelendirilmesi somut olarak filme daha da iyi bağlanabilsin. Yani, anacağım sahneler bir araya getirildiğinde, belirttiğim sonuca nasıl varıldığının daha iyi anlaşılacağını umuyorum. Öncelikle hatırlamak gerekirse, baba 1:00:17’de çocuklarına “Anneniz saf. Başarılı olmak için acımasız olacaksınız. İyi olursanız insanlar sizi kullanır” şeklinde başlayan öğütlerini verdikten hemen sonra, kilisedeki vaaz sahnesine geçilir. Bir anlamda babanın bu içgüdüsel ve bir anlamda da tepkisel yaşam algısına şerh koymak adına, film, Eyüp’ün kıssasını detaylıca paylaşan bir vaazı bizimle paylaşır. Bununla amaçlanan unsurlar üzerinde daha önce açıklamalarda bulunmuştum. Burada ise kıssanın bir başka manası daha önem kazanıyor ve bunu özetle anmak gerekirse: İnsanın kaderini eline almasının mümkün olmadığı ve ne yaparsa yapsın her zaman hakim olamadığı şeylerin var olacağı belirtilmiş oluyor. Talih ya da kaderin ötesinde bir anlam arama önerisi sunuluyor.





Film boyunca yemek sofralarında oğullarına en küçük şeyler üzerinde yaptığı zorbalıkları detaylıca aktarılan baba, çoğu sahnede, “Doğa’nın yolu”ndaki kayıp bir şahıs olarak, bir direktif verirken veya oğullarının yaptığı en küçük şeyleri bile “düzeltme” gereği hissederken görülüyor. Kısacası, “Başkalarının üzerinde hakimiyet kurmayı sever” tanımlamasına uygun davranıyor. Oğullarına sofrada “şundan da ye” diye işaret eden, kendisine “efendim” şeklinde hitap edilmesini salık veren baba, kapıyı sert çarptığında Jack’e “50 defa yavaşça kapıyı açıp kapayacaksın” diye ceza verir, küçük oğlu sofrada gülümsedi diye onu masadan kovar, bir sahnede ise ortanca oğlu R.L.’ye fizikî olarak da müdahalede bulunur. 
    Daha kundağındaki oğlunu kucağında sıkıca sararak, uykusu olmadığı huzursuzluğundan açıkça belli olan çocuğu bir anlamda zorla uyutmaya çalışırken görünmesi de şaşırtıcı değildir. 


Annesinin Jack’in öğretmeninin Jack’i övdüğünü andığı dakikada bile sesini yükseltip dikkati kendi üzerine çeker. Jack bir arkadaşını evlerine çağırmayı teklif edince “Kendi ailen sana yetmiyor mu?” der. Çocuklarla zaman geçirmesi de kiliseye gitmesi de hep bir “yapılacaklar listesi” unsuruna tik atmak gibidir. Tüm bunlar, esas hayatının yanındaki ek görevlere benzer ki esas hayatı, iş ve başarı temelinde kuruludur. 


Sevgisini göstermesi bile bir töreni andırır: Gergin geçen bir akşam yemeğinden sonra yatmaya gidecek oğlunu zorla yanına çağırır ve “Beni seviyor musun?” diye sorar. Jack’in cevabı: “Evet efendim” şeklindedir:



Ne var ki, andığım gibi, bunlar babayı bir şeytan kılmaz. 

Rekabetçi bir iş ortamında yetişmiş ve bu duruma reaksiyonal bir hayat algısı geliştirmiş olan ve herşeyden önce ailenin reisi olan babanın bu tavırları onu tanımlayan yegâne şeyler değildir: Onu çocuklarıyla oynarken, zaman geçirirken, onlara sarılırken de görürüz.


Zaten Jack’i ikileme düşüren ve babasına karşı duruşunu ateşleyen durumların temeli işte bu ikircikli gibi görünen durumdur. Baba-oğul ilişkisine Jack hakkındaki başlıkta devam edeceğim.




Anne ve İnayet

Hayat Ağacı’nın anne karakteri sadece “bir anne” olarak anılamaz. O örnek bir annedir. Bu özelliğiyle, görmek isteyenler için bir yol göstericidir, inayetin bir sembolüdür. Dünyanın her tarafında, zamanımızda bile görülebilen, üstün bir insandır. Üstünlüğü, üstünlük tanımamasındandır.


Daha filmin ilk sahnesinde anne bizimle konuşuyor, bir anlamda hayattaki yolunu deklare ediyor. 

Sonrasında ise oğlunu kaybettiğini öğrendiğimiz sahnelerle, kendini bu kadar adamış bir kişinin bile düştüğü sıkıntı bize gösteriliyor. Bir nevî Eyüp benzerliği kurularak, örnek bir hayat yaşayan annenin, yaşadığı bu büyük sıkıntı karşısındaki zorlukları yansıtılıyor. Tanrı’ya dönük “Neredeydin?” sorusuyla da zaten bahsettiğim paralellikler ve amaçlar doğrultusunda “Yaratılış Sekansı” devreye sokuluyor. Sonrasında ise Jack’in doğum sahnesini takiben anneleriyle beraber büyüyen çocukları izliyoruz. Bu sahneler bile başlı başına, annenin sevgisi, merhametini, yaşam aşkını ve yaşamın her unsuruyla ahengini göstermeye yetiyor.



Annenin bir gardiyan misalî koruyan, gözeten ve çocukları yanlış yapmaktan alıkoyan tavrının da filmde ayrıca yansıtıldığını belirtmem şart. Jack, babasının yolculuğa çıkmasını takiben, ergenliğin de verdiği duygu ve düşüncelerle, sonradan utandığı bazı şeyler yapar. Bunları detaylıca Jack bölümünde anacak olsam da benim burada vurgulamak istediğim, bu olaylardan sonra annenin tutumlarıdır. Bu sahnelerden biri, Jack pişmanlık içinde eve dönerken annenin onu bahçedeki bekleyişidir. Bu sahneye ait ilk görüntü bile çok anlamlıdır:


Takibeden görüntülerde ise Jack’in annesinin onu “izleyen” bakışları altında eve doğru gidişini görürüz. Tek kelime etmeyen annenin arka tarafından “Güneş”in kameraya yansıması da bu sahnenin anlamını derinleştirir. (Gerekli anlam için bkz: “Güneş, gökyüzü” sembolü başlığı) 



Bana göre filmin en güzel sahnelerinden biri olan ve anne figürünün, bütün o sevgi doluluğu, samimiyeti, merhameti; kısacası tüm karakteri sayesinde sağladığı oğlu üzerindeki bu “kontrol/denetleme” gücünün; herhangi bir kural, disiplin veya ceza yöntemiyle elde edilmesi zor gözükmektedir. Bu anlamda anne burada, Jack’in vicdanının da bir sembolü haline gelir. Zaten Jack’i rayında tutan, belki babasının arabanın altında çalıştığı sahnede krikoyu indirmemesini, yaptığı yanlışlardan sonra da hala pişmanlık duymasını sağlayan en önemli faktörlerden biri annesinin bu rol modelliğidir. Dediğim gibi bu anne sadece sıradan bir anne değildir. O, tepesinde güneş parlayarak resmedilen bir annedir: Nihaî yaşam amacının bilincinde, sorumluluklarını bilen ve sevginin herşeyin ötesinde olduğu algısıyla yaşayan bir insandır.


Hayatı yeni öğrenen çocuklar için annenin sevgi dolu yolu o kadar doğru gözükmektedir ki onun tasvirleri bile onlar için hayatı yeniden belirleyicidir. Annenin, çocuklar doğmadan önceki bir anısı olarak anlattığı uçakla uçma sahnesi sırasında, çocukların ağzından çıkan şu ifadelerde annenin varlığının onlar için ne anlama geldiğini görürüz: “Anne beni iyi biri yap, cesur biri yap” Görsel olarak sunulanlar da anlatılanları destekler niteliktedir. Anne bir melek, ilahî bir varlık gibidir: Çimlerin üzerinde süzülen anneyi izleriz.



Çok geç olmadan takip eden bir diğer sahnede ise çocuklar, annelerinin mahkumlara su ikram etmesini izlerler. Böylece annenin yere düşene, zorlukta olana da yardım eden karakteri ortaya konur. Filmin ilerleyen dakikalarında da gösterileceği üzere yoldan geçen herkesin onu saygıyla selamlaması da onun bu sosyal, yardımsever karakterinin bir tezahürü olmalıdır. Bu görüntülerde annenin çekingen ve bir nebze olsun kibir göstermeyen ve hatta utanarak selamları alan betimlenişi öylesine güzeldir ki, babanın bir nevî günah çıkarttığı, “Bir hiçim. Etrafımızdaki ihtişama bak, ağaçlar, kuşlar. Hiçbirinin değerini bilemedim” dediği sahnede ekrana annenin bu görüntüleri yansıtılır:



Kuran 76:7-8 “Gerçek erdem sahipleri... muhtaçlara... ve esirlere yedirirler...”

92:5-7 “Her kim (başkaları için) harcar ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşırsa, ve nihai güzelliğin/iyiliğin gerçekliğine inanırsa, işte onun için (nihai) huzur ve rahatlığa giden yolu kolaylaştıracağız.”


İşte bu şekilde betimlenen annenin, çocuklarına verdiği öğütler de iki sefer bizimle paylaşılır:

- “Birbirinize yardım edin. Herkesi sevin. Her yaprağı. Işığın her bir huzmesini.” (1:25:51)

- “Mutlu olmanın tek yolu sevmektir. Sevmediğiniz takdirde hayatınız akıp gider... Merak edin. Umut edin.” (2:00:21)


İncil Yuhanna 15:17 “Size şu buyruğu veriyorum: Birbirinizi sevin”




Jack’in “Kapı”yı arama macerası

Bu başlığın anlamını “Semboller” başlığında anmıştım. Filmin ilk sesli elementi, Jack’in Tanrı’ya ithafen söylediği: “Kardeşim. Annem. Beni senin kapına getiren onlardı” olmuştu. Filmin ilk kısımlarında da bedbaht halde gördüğümüz Jack’in, annesiyle paralel olarak sunulan isyankârlığından ve “Kapı”nın yolunu bulmaya dönük çabasından bahsetmiştim.


Hikayenin pek çok detayını şu ana kadar açığa çıkartmış olmanın verdiği rahatlıkla, protagonistimiz olan Jack’in, “Kapı”yı arama macerasına daha rahatça işaret edebileceğim için memnunum. Burada yine öncelikli olarak filmin izlediği yol haritasının başlıklarını anacak olursak: 


  1. Jack önce bedbaht ve yolunu kaybetmiş halde karşımıza çıkar: 

a. “Duvara çarpıyor gibi hissediyorum” (14:50)

b. “Yıllar sonra aynı bataklığa tekrar düştüğümü görüyorum” (15:20)

c. “Seni nasıl kaybettim ben? Yolumu şaşırdım. Unuttum seni.” (16:23-16:38)

  2. Yaratılış sekansından sonra çocukluğunu anarak, aslında içinde hep bişeyler olduğuna dönük duygularını ifade eder:

a.“Benimle annem aracılığıyla konuştun. Gökyüzünden konuştun. Ağaçlardan. Daha bilmeden bile seni seviyordum, sana inanıyordum.” (36:23)

  3. Filmin sonunda ise artık “Kapı”yı bulmuş olan Jack konuşur:

a. “O zamanlar seni nerede göreceğimi bilmiyordum. Ama şimdi sen olduğunu anladım. Beni hep çağırıyormuşsun” (1:52:07-22)


Bunları andıktan sonra Jack’in bu aşamalar arasındaki yolculuğunda en etkili olan olayları anarak çözümlemeye devam edeceğim. Öncelikle yine şunu anmakta fayda var ki hikayenin görsel elementlerinin bu anlattığım aşamalarla nasıl birliktelik arzettiğini “Semboller” başlığı altında izah etmiştim. Dolayısıyla onları anmayacağım.


Jack’in isyankârlığında dönüm noktası olan olaylardan biri, beraber yüzdükleri bir çocuğun boğulması olayıdır. Bu olaydan sonra Jack: “Bir çocuğun ölmesine göz yumdun. Herşey senin elindeydi. Sen iyi değilsen ben niye olayım?” der (1:14:07-45). Bu esnada komşularından birinin bir yangın faciası geçirmiş oğlu da ekrana getirilir. Bundaki kasıt yine aynıdır: Tanrı buna engel olabilecekken olmamıştır ve bir çocuk yanarak yaralanmıştır. Jack için bunlar, isyankârlığını besleyen ana unsurlar olur.


Jack’in kendi karakteriyle yüzleşmesi ve içinden gelen dürtülerle savaşın nasıl birşey olduğuyla ilgili algısı ise esas olarak babasının seyahate çıktığı dönemde yaşadıklarıyla oluşur. Babanın olmadığı sahnelerde evdeki yaşam aslında bize pek çok farklı şey de gösterir: Oğlanlar annelerini dinlememektedirler. Onu sevseler de annelerinin sözleri, içlerindeki dürtülerin bastırılmasını sağlayamamaktadır. Jack diğer çocuklarla eğlenirken türlü yaramazlıklar yapar: Bir komşularının camını kırar, hayvanlara eziyet eder, hatta ergenlikle birlikte ilgisinin arttığı bir kızın evine gizlice girip onun bir geceliğini çalar. Hemen sonrasında ise bundan büyük pişmanlık duyar ve onu hemen nehre atar. Ne var ki bunlar ruhunu dizginlemeye yetmez. Ortanca kardeş R.L.’nin yaptığı bir resmin üzerine de su döker; annesine bağırır: “Söylediğin hiçbir şeyi yapmayacağım, canımın istediğini yapacağım!” (1:40:11) Bunları demiş bulunsa da Jack kendi içinde pişmanlık da yaşamaktadır. “Ne başlattım ben? Onların şu anda olduğu yere (günahsız kardeşlerini kastediyor) nasıl geri dönebilirim?



Kısacası, babanın olmadığı ortamda her dakika Jack’in aksiyonları giderek kontrolden çıkar. Giderek babasına benzeyen Jack’in bu durumunu en güzel yansıtan sahne kardeşi R.L. ile beraber koştuğu sahnedir. Jack kardeşine “Ben asla yorulmam” der. Aksini iddia eden kardeşini “Sadece yorulmuş gibi davranmıştım” diye tersler, onu kavgaya zorlar. Kardeşleri istemese de onlarla fiziksel mücadele içine girer: Özetle, “güçlü” ve “üstün” olma kaygısıyla hareket eden “kontrolcü” bir karakter geliştirir. Daha da kötüsü, babası eve ulaştıktan sonraki zamanlarda yaşanır. Babanın hayat felsefesindeki reaksiyonel yozlaşmışlıklar ve çocukların temiz ruhuna sevgiyle dokunan annenin, çocukların gözündeki yüceliği; ergenliğin verdiği cinsel uyanışla da birleşerek (bu yüzden özellikle yaşı gelen Jack üzerinden baba-oğul çatışmasını izliyoruz) Jack’i babaya karşı çevirmiş, ona nefretini uyandırmış, hatta onun ölmesi için Allah’a dua etmesine bile sebep olmuştur. Annesini babasına karşı çıkmamakla suçladığı sahne de bundan dolayı ayrıca önemlidir. “Babamın seni sürekli ezmesine izin veriyorsun” (1:40:21)


Huysuzluğunu ve baş kaldırısını bir türlü bastıramayan Jack babasına da bağırır, hatta “Burası senin evin. İstediğin zaman beni kovabilirsin” der (1:43:41). Jack’i tüm bu hoyrat gidişatından kurtaran, yaşadığı bir olay olacaktır: Kardeşi R.L. ile ormanda oynarken hava tüfeği ile onun parmağını vurur. Kardeşi acı içinde kaçarken Jack’in yüzü başta duygusuzdur. Takibinde ise yüzü giderek pişmanlığını yansıtır bir hal alır. Sonrasında Jack’in ağzından çıkan ifadeler İncil Romalılar 7:15‘ten neredeyse birebir alıntı şeklindedir: “İstediğimi yapamıyorum; nefret ettiğim ne ise, onu yapıyorum” Bu ayet, insanın içinde bulunan ve bastırması gereken dürtüleriyle ilgilidir. İnsanın dürtüsel olarak aslında yanlış olan şeyi yapmaya dönük bir eğilimi olduğu ifade edilir ve bu tür şeylerin hoşa giden şeyler olduğu söylenir. Jack’in içine düştüğü durum da budur. Düşünmeden içinden geleni yapmıştır. Sonrasındaki pişmanlığı ise onu kardeşinden özür dilemeye sevk eder. Jack için dönüm noktası bu olaydır. Jack’in olayları anlamlandırmasına göre, onda bu algının oluşmasını sağlayan şey kardeşinin aslında annesine benzeyen sevgi yüklü karakteri olmuştur. Jack’in kardeşini andığı bir sahnede onun için söyledikleri belirtmek tam da burada faydalı olacaktır: “Kardeşimi gördüm. İçten, iyi kalpli” (13:28) 



Zaten bu sebeplerle Jack, film boyunca kardeşini de annesiyle beraber kendisini “Kapı”ya götüren kişi olarak anmıştır. Ayrıca söylemek gerekirse filmde kardeşin anneyle benzer görsel şablonlar içinde kullanıldığını belirtmek de şaşırtıcı olmayacaktır. Bunlardan en önemlisi anne ve R.L.nin birbirlerinden ayrı olarak kapının hemen dışında oturdukları görüntülerdir. Hatta R.L.nin bulunduğu sahnede kamera gölgede oturmakta olan R.L’ye yaklaşırken güneş ışınları onun üzerine düşer. Güneş sembolünün bu şekilde R.L.’yi aydınlatır tarzda kullanılması da dolayısıyla çözümlememin gerekçelerindendir.



Yine bir detay olarak belirtmek gerekirse Jack’in hoyratça tavırları sırasında ve sonrasında çalan müzik Preisner’in Lacrimosa’sıdır ki bu “Doğa”nın yaratılması sırasında çalan müziktir. Kısacası filmde “Doğa” tasvirinde kullanılan müzik budur. Yani merhametten önceki, içgüdülerin hakim olduğu dönemin müziğidir. Halbuki Jack’in uyanışı ile birlikte müzik değişir. Daha önce de merhameti temsil etmek için kullanılan Respighi melodisi kulağa gelir. Bu müzik babanın pişmanlıklarını ifade ettiği sahne boyunca da devam eder. Kısacası bu ton da inayeti temsil etmek üzere kullanılmaktadır.


Gerçekten de Jack’in uyanışı ile birlikte değişen bir şey daha görürüz. Jack, yangında yaralanmış olan ve filmde çeşitli yerlerde görünen çocukla ilgilenir, ona yardımcı olur ve bir anlamda merhamet gösterir. Jack’in içinde merhamet duygusunun uyandığını gördüğümüz bu sahne aslında yaralı diğer dinozoru ezmeyerek ona bir nevî merhamet göstermiş olan dinozorun sahnesini andırır. Başka bir yorumla bu sahne ile, Jack’in, annenin esirlere su ikram ederken yaptığı gibi, başkası için birşeyler yapma erdemine kavuştuğunu görmüş oluruz. 


İşte Jack’in babasını anlamasını sağlayan olaylar zinciri bize bu şekilde sunulmuştur. Zaten bu sebeple Jack, takip eden sahnede pişmanlıklarını daha önce belirttiğim şekilde dile getiren babasına “Ben de en az senin kadar kötüyüm. Annemden çok sana benziyorum” şeklinde cevap verir.


Bir anlamda ergenliğe ulaşması ile yaşadıklarının verdikleri Jack’in bu şekilde babasını anlamasını sağlamıştır. Halbuki önceki döneminde, yani Jack günah ile kirlenmemişken, babanın ve genel anlamda yetişkinlerin tutumları, çocukların dünyasında yapay, sahte ve ikiyüzlülük temsili olarak görünmektedir ve bu durum bir kaç sefer dile getirilmiştir.

1. “Hikayeler uydurur, bir sürü laf eder” (1:08:11)

2. “Deneme diyorlar ama kendileri deniyorlar” (1:15:30)

3. “Yalanlar” (1:20:08)


Çocuklar ile yetişkinlerin dünyalarının farklılığının görsel temsili filmde bir “tavan arası” canlandırması ile sağlanmıştır. Bu ortama (Alegori: çocuğun dünyası) bir yetişkin sığmamakta, ama bu yetişkinin elindeki kitapla çocuğa birşeyler öğretmeye çalışması gösterilmektedir.


Yine bir başka sahnede de yetişkinlerin çocuklarda yarattığı ikiyüzlülük algısının tasviri bir palyaçonun oldukça teatral ve bir anlamda eğreti duran gösterisi ile yapılmaktadır.


Bir başka sahnede ise, babasıyla gerginliğin giderek arttığı zamanlarda Jack’in, bir restorantta babasının garson kadınla olan sırnaşık tavırlarına olan bakışları da hislerini net bir şekilde ifade etmektedir.



Diriliş ve Sonsuzluk

Diriliş sonrası resmedilenler filmin en dokunaklı sahneleri olarak sayılabilir. Bu kısımdan sonra nerdeyse hiç konuşma geçmemektedir. Dünyanın yok olduğunun anlaşıldığı bazı imajlar gösterilir. Sonrasında ise “İlahî rehber”in mezardan bir kişiyi çıkarttığı izlenir. Takip eden sahnede bir gelinin dirilişi tasvir edilir.



Daha sonra insanları sahil gibi bir yerde yürürken görürüz. Bütün insanlık yeniden diriltilmiştir. Bütün insanlığın dirilişine atfımı, Müslüman olarak resmedilen bir kişinin de sahilde yürüyenler arasında bulunmasıyla gerekçelendiriyorum.



Dirilişten sonraki kavuşma sahnelerinde annenin, tüm filmde olduğu gibi, özel bir yeri olduğu da aşikârdır. Bu sahnelerdeki dokunaklılığı tasvir etmenin imkansız olduğunu düşünüyorum. 


Özellikle annenin, ölmüş olan oğluna kavuşmasının sevincini, gözyaşları ve çocukça bir mutlulukla gösterdiği sahne ile filmin en dokunaklı sahnesine imza atılıyor.



Takip eden sahnede anne, oğlunu bir anlamda “Güneş”e teslim ediyor:

 


Sonrasında ise anne, “ilahî rehber” ve enteresan şekilde annenin küçüklüğünün üçünün birden aynı kare içerisinde bir nevî dua hûşûsu içinde ahenkli hareketlerini izliyor ve annenin sesini duyuyoruz: “Onu (oğlumu), sana veriyorum” Böylece baştan beri andığım nihaî hedefe varma misyonu somut olarak tasvir edilmiş oluyor: Anne, iç rahatlığıyla benliğinden ve “benim” algısından vazgeçiyor, bir bütünlük arzedecek şekilde ilahî bir teslimiyete kendini bırakıyor.



Sonrasında ekrana, “Güneş”e doğru doğrulmaları ile bilinen ayçiçeklerinden oluşan bir görüntü getiriliyor. Takibinde ise en başta andığım şekilde “Köprü, güneş, kuş” sahnesi ile ekran kararıyor. Son olarak ekrana lumia ışık huzmesi yansıyor.





SONUÇ

Sinema tarihinin eski-yeni ayırt etmeden pek çok eserini izlemiş biri olarak, sanki sığ bir bakış açım varmışçasına favori filmimin The Dark Knight (TDK) (Kara Şövalye) olmasına bazen gizliden gizliye şaşkınlık duyardım. Yine de TDK’nın ötesine geçilmesinin gayet zor olduğu konusunda bir yargım da vardı. Zira TDK, evrensel iyi ve kötünün hikayesini; bir anlamda şeytan ve vicdan savaşını, günümüz dünyasının ikiyüzlülüklerini de ifşa etmek suretiyle ve bizi umutvar da kılarak olağanüstü bir şekilde aktarıyordu. Ne var ki, The Tree of Life (TOL), benim için TDK’dan aldığı bayrağı çok daha öteye taşıyan bir film oldu. 


TOL, illa ki her adımı çözümlendiğinde tadına varılacak bir yapım değil. Ne çekmek istediğini çok iyi bilen bir yönetmen/yazarın eseri. Sadece izlemenin bile ilaç gibi gelebildiği bir film. Ruha hitap eden görsel bir şiir. Terrence Malick’in bu filmle, istediğini çekmiş olmayı da, herkesin istediğini görmesini sağlamayı da başardığını düşünüyorum. Zaten filmin çözümlemesinde kendi uygun paylaşımlarımı yapmamın sebebi de benim bu görsel şiirden kendime çıkardığım paylara dayanmaktadır. Yine de somut gerekçelerimi makul bir şekilde açıklayabildiğimi umuyorum. Sanırım daha uzun süreler benim için en iyi film olarak kalacak TOL.



Temmuz 2013
© Mahmut Enes Kayaalp
Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir