Film Analizleri‎ > ‎

Mr. Deeds Goes to Town

Mr. Deeds Goes to Town (Mr. Deeds Şehre Gidiyor) Yorumu/Eleştirisi/Analizi
Mr. Deeds Goes to Town, Frank Capra, 1936


        Artık böyle filmler çekilmiyor. Hele hele Frank Capra'nın yaptığı gibi filmler artık hiç yapılmıyor. Bunun için pekçok sebep sayılabilir, ama en önemlisi artık kahramanımız Longfellow Deeds (Gary Cooper) gibi insanların belki de soyunun tükenmiş olmasıdır. Gerçekten de Capra, çektiği idealist filmlerde; inançlı, ahlak sahibi bir insanın -günümüzde bize imkansız gelen- örnek yaşantısını anlatır. Onun filmlerinde genellikle iyilik karşılığını bulur. "Amerikan Rüyası" mümkündür. Filmlerini beklenmeyen, olacağına inanılmayan ama aslında olması gereken şekilde bir finalle noktalar. Bundan dolayı da bazı kişilerce ciddiye bile alınmaz, zira onlara göre Capra, bir realistten çok bir hayalperest, hayatta birşeylerin ortak bir bilinçle daha iyi hale getirilebileceğini düşleyen bir naiftir.


        Çektiği en dikkat çekici filmlerden "Mr. Smith Goes to Washington"da siyasi idealizmin, "It's a Wonderful Life"da ideal bir aile yaşamının ve sosyal düzenin betimlemesini yapan Capra, daha az bilinen ama aslında belki de en orijinal eseri olan "Lost Horizon"da ise ideal bir dünya yaşantısının cennetvari resmini çizerek bize bir anlamda yeryüzünde cennet betimlemesi yapar. Tüm bunları, genel hatlarıyla semavi dinlerin amentüsüne göre şekillendiren Capra'nın inançlı bir Katolik olması zaten filmlerinde kendini açıkça göstermektedir. Fakat yine de kimilerine göre onun yöntemleri, "Amerikan Rüyası" idealizminden başka anlam taşımaz. "Mr. Deeds Goes to Town" ise samimiyetini ve insanlara inancını kaybetmemiş, bencillikten uzak, gururlu kahramanımızın; maddiyatın insanlığa karşı her zaman galip gelemeyeceğini göstermesinin bir hikayesidir.



        Deeds, köyünde kendi halinde yaşamakta olan bir şairdir. Bekardır ve şehirlilere göre çok naif bir yapısı vardır. Bir akrabasından yirmi milyon dolar miras kaldığını öğrendiğinde dahi heyecanlanan biri değildir, ancak bu miras onun çevresinde akbabaların tünemesine sebep olacaktır. Sonuçta miras vesilesiyle köyünden ayrılıp şehrin yolunu tutan Deeds, orada başına gelenler ile pekçok hayal kırıklığı yaşar. Kendisini manipüle etmek isteyenlerin gözünde kurbanlık koyun gibidir. Parayı önemsemeyen söylemi, "şehirlilik"ten bihaber, "köylü", samimi yaşantısı; onu manipülasyona açık aptal bir varis gibi gösterse de, hikaye ilerledikçe onun insanlara karşı sevgi ve ilgi dolu tutumunun aslında bir tercih olduğunu ve iyi biri olmaya çabalamaktan başka bir kusuru olmadığını görürüz. Manipüle edilemeyecek kadar bilinçli, sert bir kaya kadar da kendinden emin olan Deeds'i bertaraf etmenin tek yolu ayak oyunları olacaktır.


        Deeds'in yanına yaklaşan herkes sadece birşey talep etmek için oradadır. Siyasetçiler, yöneticiler, avukatlar, gazeteciler. Deeds ise çevresindeki kalpazanları ve iki yüzlüleri idrak etmekte özellikle becerili olmakla birlikte daha çok şehri ve içindekileri tanıma heyecanıyla doludur. Bu konuda yaşadığı hayalkırıcı tecrübelerin neticesinde bize "sivil itaatsizlik" aktivizminin de fikir babası olan Amerikalı düşünür Thoreau'dan bir alıntı yapar: "Burada çok sayıda saray inşa ettiler, ne varki içlerine konacak asilleri yetiştirmeyi unuttular."


        Yaşama sevinci ile dolu bu kahramanızın zayıflığı ise "sıkıntıdaki/muhtaç kadın"a karşıdır. Mitolojinin klasik bir arketipi olan "sıkıntıdaki kadın", filmde Deeds'in aile yaşamına verdiği önemi resmetmede kullanılan bir unsurdur. Kendi ifadesiyle anne ve babası kadar mutlu bir aile kurmak için doğru kişiyi yıllardır beklemiş olan Deeds, o doğru kadının "sıkıntıdaki bir kadın" olarak karşısına çıkacağını takıntısına sahiptir. İşte tam da bu yüzden kendisi hakkında gizlice haber yapmak için ikiyüzlülükle ona yaklaşan kadın gazeteci Babe'in (Jean Arthur) tuzağına düşer. Yardıma muhtaç bir kadın olarak karşısına çıkan Babe ile zaman geçirmeye başlayan Deeds giderek ona aşık olur. Babe ise Deeds'i kullanma motivasyonuyla hareket etmişse de onu tanıdıkça yaptıklarından pişmanlık duyar. Deeds'in Babe'in gizli ajandasını öğrendiği sahne ise heralde filmin en iç burkucu sahnesidir.

        Sonrasında Deeds, varlığını ihtiyaç sahiplerine dağıtmaya karar verdiğinde rakiplerinin oyunları hız kazanır. Deeds kendini akıl sağlığı yerinde değil şüphesiyle mahkemede bulur, ancak Babe nedeniyle yaşadığı hayal kırıklığı onu savunma yapmaktan alıkoyar. Ama sonuçta Deeds'in kafasında bir şekilde yeniden canlanan idealler, onu aktif savunma yapmaya iter: Naif ama akıllı karakterin yapısı mahkeme sahnesine de tamamen şekil veren unsur olur. Bu anlamda Capra'nın ideal adalet sistemi betimlemesi de onun filmlerindeki "Amerikan Rüyası"nın bir gereğidir. Hakimin sonuç cümlesi net olur: "Siz sadece akıllı bir adam değil, bu salona girmiş en akıllı adamsınız".

        Film akıllara kazınan pekçok repliğe de sahiptir: 


        Kendisine dilediği kadının "tedarik" edilebileceğini söyleyen yardımcısına Deeds'in cevabı: "Kadınlardan sığırlarmışcasına bahsediyor" olur.


        Para hakkında başka bir sahnede Deeds şu ifadeleri kullanır: "Bir kasabada oturuyorsunuz ve biri kucağınıza 20 milyon dolar atıyor. O paranın hayatınızı altüst ettiğini, insanlara inancınızın kaybolmasına sebep olduğunu düşünüyorsanız o paradan kurtulmak istersiniz".


        Babe'in Deeds hakkındaki şu sözleri ise günümüzde bizlerin yaşantısını da özetler niteliktedir: "Onda iyilik var. Bunun ne demek olduğunu biliyor musun? Hayır, unuttuk tabii. Ukala olmakla, hiç uğruna rekabetle o kadar meşgulüz ki; unuttuk hepsini!"


     "Mr. Deeds Şehre Gidiyor", hayatını, inancını içselleştirerek yaşayan kahramanımızın bizi genellikle tebessüm ettiren ve bazen de düşündüren bir hikayesi. Bu samimi filmi, Capra'yı tanımaya da vesile olması temennisiyle, herkese tavsiye ederim.


Fragman